METİN
ŞERHİ GELENEĞİMİZ ÇEVRESİNDE TARLAN ve İPEKTEN’İN KALEMİNDEN FUZÛLÎ’NİN “SANA”
REDİFLİ GAZELİ
______________________________________________________
Yrd.Doç.Dr.
Rıdvan Canım
Kıymetli dinleyenlerim, asırlardır edebiyatımızın zirvesinde adeta
bir pırlanta gibi parlamakta olan Fuzûlî’yi anmak üzere bir araya geldiğimiz bu
gönül meclisinde öncelikle sizleri saygı ve sevgiyle selâmlıyorum. Bu
tebliğimde önce kısaca metin şerhi hadisesinin mahiyeti ve edebiyatımız için
arzettiği önemi dile getirmeye ve daha sonra da, ömürlerini, kültür ve
edebiyatımızın bu müstesnâ simâsını, Fuzûlî’yi anlamak, anlatmak ve onu genç
nesillere sevdirmek uğrunda harcamış iki büyük insan, bu sahanın iki unutulmaz
ismi hocaların hocası Ali Nihat Tarlan ile lisans, yüksek lisans ve doktora
öğrencisi olmakla gurur duyduğum hocam merhum Halûk İpekten’in bu sahadaki
çalışmaları ile bu iki ustanın kaleminden büyük şairimiz Fuzûlî’nin “sana”
redifli gazelinin şerhini takdim etmeye çalışacağım.
Değerli dinleyenlerim;
Klâsik edebiyatımızın altıyüz yıllık ürünlerini incelemek, onları
anlamaya çalışmak ve onlardan yeniden zevk alabilmek için ne yapmak gereklidir?
Nasıl bir yol bulmalı, nasıl hazırlanmalı ve nelere dikkat edilmelidir? Tabii
bu kadar uzun bir geçmişi bulunan ve Türk toplumunun asırlar boyu zevk ve
heyecan kaynağı olan bu edebiyatı anlamaya çalışmak için önce, bu edebiyatın
kolay bir edebiyat olmadığını kabul etmek gerekir.
Evet, eski şiirimiz, devrine ve şairine göre değişen ölçülerde zor
anlaşılır bir şiirdir. Ancak bu sadece dilden gelen bir zorluk değildir.
Zamanın sosyal hayatı, halkın yaşayışı, adetleri ve bu kültürün yabancısı olmak
da bu zorluğu arttırır. Buna bazı şairlerde tasavvufu da eklemek gerekir.
Divan edebiyatının bir mazmunlar edebiyatı olduğu her zaman söylenmiştir.Bilindiği
üzere mazmunlar, teşbih, istiare, mecaz, telmih sanatları içinde çok kullanılan ve alışılan benzetmelerdir.
Bugün belki birçoğu yadırganabilecek olan bu benzetmeler yüzyıllar boyunca
şairlerin ve halkın düşüncesine ve mantığına
uygun olarak yapılmışlar ve bunlara dayanan mazmunlar kullanıla
kullanıla şiirde yerleşmiştir. Her şair hazır bulduğu bu mazmunlarda küçük
değişiklikler yapmış, bazı eklemelerde bulunmuş, böylece mazmunlar zenginleşip
çeşitlenmiştir. Okuyucu da bunlara alıştığı ve benimsediği için hep aynı tür
benzetmeleri bekler olmuştur. Böylece şairlerle okuyucular arasında önceden
yapılmış bir anlaşma doğmuş ve bir diyalog kurulmuştur. Eğer şair, sevgilinin
saçından sözedecekse, daha önce yapılmış belirli benzetmeleri yapmak, belirli
mazmunları kullanmak zorundadır. Çünkü bir defa güzel saçın uzun, kıvrımlı,
kapkara ve güzel kokulu olması gerektiği kabul edilmiş ve buna alışılmıştır. Bu
bakımdan saçın şeklini zincir, yılan, düğüm, bağ, tuzak, kemend, halka, çevgân,
sünbül, salkım söğüt, perişan, avare, mahşer, perde, çadır benzetmeleriyle;
rengini kara, gece, akşam, zulmet, kâfir, duman, sâye, Hintli; kokusunu da
misk, anber, benefşe, sünbül, şebboy benzetmeleriyle verecektir. Sevgilinin
saçı bütün şairlerde bu ve buna yakın benzetmeler ve bunlarla kurulu
mazmunlarla anlatılır. Bu alışılmış mazmunlar dışında, çok yeni ve değişik
mazmun tekliflerinin, büyük bir şairden gelmedikçe benimsenmesi çok zor
olmuştur. Örneğin, sarı saç, mavi göz mazmununun bilindiği kadarıyla divan şiirine
Nedim tarafından sokulmuş olması gibi..
Özellikle metin şerhi
çalışmalarında çok dikkat edilmesi gereken bir husus; şairlerin beyitlerde
kullandıkları kelimeler arasında mutlaka bir ilişki kurmağa dikkat etmiş
olmalarıdır. Bunun için de kelimeleri seçerken, yakın ve uzak anlamları ile
birbirine bağlayarak kullanmışlardır. Eski şiirimizi lâyıkıyla anlayabilmek ve
zevkine varabilmek için üzerinde durulacak bir başka konu da şiirlerin
tasavvufî anlamlarına dikkat etmek gereğidir. Büyük mutasavvıf şairlerin
şiirlerinde tasavvuf çok belirgin bir şekilde yer alırken, bazı şairlerde ise
tasavvufî anlam şiir sanatı içinde eritilmiş ve ilk görünen anlamın altına
gizlenmiştir. Bilhassa Nâilî ve Şeyh Gâlib gibi bazı büyük şairlerde çoğu zaman
beyitlere tasavvufî bir anlam dışında açıklama getirmek hemen hemen
imkansızdır. Bu tür şiirlerde tasavvufî anlamı bulup çıkarmak için uzun uzun
düşünmek, tasavvuf terimlerine ve bazı işaretlere dikkat etmek zorunluluğu
vardır.(1)
Metin şerhi çok genel bir ifadeyle, eserin bizzat kendisini esas
alan bir çalışmadır.Bu tür çalışmaların temel felsefesi; metinden yola çıkarak
anlatılmak isteneni yorumlamak olmuştur.
Bu metod, klâsik kültür geleneği içerisinde metni açıklama, ilgili metnin kenarına
haşiye, izah, tefsir, telhis, talikat ve şerh yoluyla düşülen notlar şeklinde
gelişmiştir. Bu terimlerin genellikle “açıklama-yorum” karşılığında
kullanıldığını görürüz. Metin tahlili veya metin incelemesi adıyla bilinen
faaliyet de çoğu zaman bu çerçevede düşünülmüştür.
Metin tahlili müstakil bir eserin kendi içinde incelenmesi olmakla
birlikte, bu çalışmaları yönlendiren güzellik ve değerlilik bakış açılarına
göre değişkenlik arzeder. Metin tahlili olarak adlandırdığımız çağdaş metin
incelemelerindeki estetik anlayış, çoğu zaman Batı estetiği veya edebiyat
teorisinin yani retoriğin tesiri altındadır. Buna karşılık klâsik edebiyatın
güzellik ve kıymet anlayışı doğu kültürüne has bir estetik anlayışa veya
edebiyat teorisine, yani belâgata dayanmaktadır. Bu nedenle yine metin tahlili
anlamındaki metin şerhi edebiyat teorisi veya edebiyat tarihi birikimiyle
birlikte; klâsik edebiyatın kaynaklarını yani Kur’ân-ı Kerim, hadisler, doğu ve
batı mitolojisi, islâm tarihi ve tasavvufu da bir bilgi dağarcığı olarak
hazırlamış olmayı gerektirir.
Türkiye’de metin şerhi çalışmalarının pîri sayılan Tarlan, yaşadığı
dönemde avrupâi anlamda bir metin tahlilinin mevcudiyetine rağmen. klâsik
kültür birikimi ve klâsik estetik anlayışına uygun olarak eseri açıklama yolunu
seçmiş birisidir. Değişik bir ifadeyle bu; divan edebiyatının kaynaklarını ön
plâna alan bir şerh metodunun adı olmuştur.(2) Nâmık Kemal’in oğlu Ali Ekrem
Bolayır ve Ferid Kam, Tarlan’ın bu sahadaki en değerli hocaları idi. Prof.Dr.
Ali Alparslan onun hocalarını aştığını ileri sürerken bir önemli noktaya temas
ediyor : “Metin şerhinde eski şarihlerin metodunu ortadan kaldırdı. Eskiler
şerh yaparken mânâsız, yersiz izahlarda bulunurlar, kelimeler ve mefhumlar
hakkında gramere ait bilgilerden başlayarak akıllarına gelen her türlü şeyi
sıralarlar, ondan sonra esas mevzua geçerlerdi. Hatta bu yüzden bazan beytin
esas mânâsından uzaklaşırlardı. Halbuki Ali Nihat Tarlan metin açıklamalarında
şairin psikolojisinin, hayatının, muhitinin, bilgisinin ve bu bilgi hududunun
gözönünde bulundurulmasını ön plâna aldı. Böylece yeni bir metod ortaya
koydu.”(3)
Tarlan’ın böyle bir metodu benimsemesinde kuşkusuz bizim
edebiyatımıza bir bütün olarak bakmasının ve bu edebiyat hakkında kadirşinaslık
duygularıyla dolu olmasının önemli rolü vardır. O’na göre Divan edebiyatına
havas edebiyatı deyip onu millî bir edebiyat saymamak, bir milletin içinde
havassın o millete mensup olmadığını sanmak kadar cahilce bir hükümdür. Elbette
bir cemiyet, birçok bakımdan ayrı ayrı seviyelerdedir. Her birinin ayrı bir
ihtiyacı vardır. İnsanı bütünü ile kavrayan ihtiyaçların çok şiddetli ve
gerekli olanı da sanat ihtiyacıdır. Yine ona göre bir çocuğun doğar doğmaz
ağlaması içinde bile sanatın tohumu vardır.
Bugünkü nesil, birçok tarihi zaruretler neticesinde ecdadının
vücuda getirdiği bir sanat abidesine yabancı kalmıştır. Bir nesil kendi
mazisine ve onun taşıdığı şereflere varis olursa, daha kudretli yetişir ve
kendine güveni artar. Veya hiç olmazsa millî kabiliyetlerinin sınırlarını
görür. Her sanat eseri beşerî bir ihtiyacın mahsulüdür. Ve bir bilim adamı,
asırlarca evvel vücuda gelip inkişâf eden bir sanat telakkisini bugünkü zevki
ile ölçemez, değerlendiremez.
Altı asır bir milletin ruhu üzerinde gelişip ona hâkim olan,
kütüphaneler dolusu eser veren bir edebiyat, incelenmeye eğer ve bu neslimiz
için mukaddes bir vazifedir sanırım. İyice bilmeden, sathî bir görüşle bir
sanatı mahkûm etmek, fikrî bir fâciadan başka birşey değildir. Evet, bu
edebiyatı anlamak güçtür. Büyük bir kültür zenginliğine muhtaçtır. Hiçbir
medenî millet, mâzisini, sanatını bizim kadar ihmal etmiş değildir. Şimdiye
kadar divan edebiyatı mahsulleri sadece bir zevk, hissî ve fikrî bir tatmin
elde etmek için okunmuştur. Şairlerimiz hakkında verilen kıymet hükümleri
subjektiftir. Çoğu zaman hiçbir vesikaya dayanmaz. Onların eserleri içine nasıl
fikrî ve rûhî bir hazırlıkla gireceğiz?
Çok defa müstahkem bir kaleye benzeyen bir beyti neresinden girerek
fethedebileceğiz?”(4) Tarlan’ın bu düşüncelerine
katılmamak elde midir ?
Sevgili dinleyenlerim,
Metin incelemelerinde merhum Halûk İpekten, Tarlan ekolünün
takipçisi idi. Fuzûlî, Bâkî ve Nâilî ve Şeyh Gâlib üzerinde yapmış olduğu
çalışmalar bunun en güzel örnekleridir. Metnin kelime anlamına katkıda
bulunmaksızın nesre çevrilmesi, şekil ve muhtevanın iki ayrı bölüm halinde
dikkatlere sunulması, edebî sanatlar ve kelime ilişkileri açısından metnin
incelenmesi, mazmunların tesbit edilerek açıklanması ve sonuçta bu kelime
ilişkileri ile mazmunların metne kazandırdığı yeni anlamların açıklanması bu
metodun belli başlı hususiyetleri olarak göze çarpar.(5)
Yakın dostu Prof. Dr. Orhan Okay, onun için bakınız neler söylüyor
: “Haluk İpekten, üniversitelerimizde “Eski Türk edebiyatı denilen, ama bence
eskimeyecek klâsiğimiz olan divan edebiyatı alanının disiplinli ve titiz
araştırıcılarındandı. Onun, eski şiirimizi belli bir açıdan tahlil etmekte,
neslinin içinde bir otorite olduğunu tereddüt etmeden söyliyeyim. Divan
şiirimizin tahlil ve değerlendirilmesinde, birbirinden farklı iki yol
tutulmuştur. Eski tezkirecilik usülünü ve aslında pek de bilgimiz olmayan
geçmiş asırların şuara meclislerinde veya var idiyse şiir öğretimindeki
usulleri bir tarafa bırakıyorum. Dârülfünun ve akademik çevreler teşekkül
ettikten sonra Divan şiirine iki türlü bakılmıştır.
Biri Ferid Bey(Kam)’in “şerh-i mütûn” geleneği ki, Agah Sırrı Levend, Ali Nihat
Tarlan, Necmettin Halil Onan ve onların yetiştirdikleri bir koldan bu geleneği
devam ettirmişlerdir. İkincisi Fuad Köprülü’nün, her edebî eser gibi divan
şairinin de tarihî, sosyal siyâsî bir zeminde geliştiğini dikkate alarak tahlil
çerçevesini genişleten bir yorum kapısı aralamasıdır. Bu aralanan kapıdan
birbiriyle fazla bağları olmayan, kısmen Ali Canip Yöntem ve daha çok İsmail
Habib Sevük, Ahmed Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan gibi tenkidçiler girdiler.
Haluk İpekten bunlardan birincilere bağlıydı. Divan şiirinin mantığına,
belâgatine, formel yapısına, nihayet bütün bu sistemin getirdiği bilgi
birikimine son derece bağlı, fakat bunu aşan yorumlara, kendisine uzak ve
zorlama gibi görünen kontekst ilişkilerine , geleneğin getirdiği şerhlerden
sapmalara, aykırılıklara da aynı derecede karşıydı. Belki de bu tavrının
verdiği çekingenlik ve titizlikle kongrelere katılmadı, dergilere yazmadı hatta
çok sınırlı sayıda birkaç örneğin dışında makale de kaleme almadı.(6)
İpekten’in metin şerhi çalışmalarında dikkatimizi çeken en önemli husus; onun
tasavvufî remzlerin açıklanması bahislerinde fazla hassas davranmayışı,
meselenin derinliğine inmek istemeyişi olmuştur.
Kuşkusuz metin şerhi adı altında toplanacak çalışmalar bu iki
kıymetli insanın çalışmalarından ibaret kalmadı. Özellikle akademik çevrelerde
bir kısmı bugün de devam eden birbirinden değerli çalışmalar yapıldı. Tahir
Olgun, Mehmet Çavuşoğlu, Harun Tolasa, Tunca Kortantamer Cem Dilçin, İsmail
Ünver, özellikle eski şiirimizi anlamanın bir basamağı olan mazmunlara dair
çalışmaları ile Mine Mengi, Ali
Alparslan, Kemal Eraslan, Amil Çelebioğlu, Halil Erdoğan Cengiz, Cemal Kurnaz,
Nejat Sefercioğlu, Nahit Aybet, Adem Çalışkan, Mustafa Tatçı, Ahmet Mermer,
İskender Pala, Atilla Şentürk, Rıdvan Uzel, Mehmet Temizkan, Mehmet Sarı,
Mustafa Sütçü, Sabahat Güler, Yavuz Demir, Ahmet Arı, Mehmed Emin Ertan,
Bünyamin Çağlayan ve ismini zikredemediğimiz çok sayıda ilim adamımız bu büyük
ustaların yolunu takip etmek suretiyle Türk kültürüne önemli hizmetlerde
bulundular. Bu vesile ile kendilerine şükranlarımızı sunuyoruz.
Değerli dinleyenlerim, şimdi de iki ustanın kaleminden Fuzûlî’nin
“SANA” redifli gazeline geçmek istiyorum
:
ı. Ey melek-sîmâ ki senden özge hayrândır sana
Hak bilür insân demez her kim ki insândır sana
“Ey melek yüzlü, senden başka herkes sana hayrandır. Allah bilir
ya, insan olan sana insan demez. (Melek der)”
Bu beyt için bakınız Tarlan neler söylüyor : “Bu beyti izah etmeden önce bu dünyanın
tasavvufî cephesine dair birkaç söz söylemek zarureti vardır.
Tasavvufta hüsn-i mutlak, tek ve mutlak güzellik olan Allah’tır.
Yani Hak’tır. Güzellik öncelikle insanda
tecellî eder. Çünkü insan bütün varlığı ile ancak insanda tecellî eden
güzelliğe bağlanır. İnsandaki güzellik ise Hakk’ın güzelliğidir. Tasavvuf ile
ilgilenen Divan şairleri bir insan
güzelliğine karşı aşklarını söyledikleri zaman onun fizîkî varlığından geçip
güzelliğin gerçek sahibi olan Allah(C.C)’a yönelirler. Şiirlerinde çoğu zaman
buna dair ipuçları da verirler. Bu tür metinlerin tahlili yapılırken bunlara
çok dikkat edilmelidir. Sözü edilen sevgililer hemen daima mücerred yani
soyuttur. Bazı şairlerde, özellikle herhangi tarikatla ilişkisi bulunmayan
şairlerde mecâzî aşkın terennüm edildiği görülür. Fakat o da son derece
ihtiyatlı ve iffetli bir üslûp içerisindedir. Bu gibi incelikleri ancak uzun
bir meşguliyet sonucunda görebilmek mümkündür. Şimdi beyti ele alalım :
Melek kelimesinin hakiki manası kudrettir. Bu kısmı “Ey bize
kendini kudret şeklinde gösteren” biçiminde alırsak bu hakiki güzel olan
Allah’tır. Çünkü kendinden başka herkes ona hayrandır.
Melekler, nurdan yaratılmış lâtif cisimlerdir. Maddeden arınmış nur
şeklinde varlıklardır. Kur’ân-ı Kerim’in Nur Sûresi 35. ayetinde; “Allahü
nûrü’s-semâvât-ı ve’l-arz...”Yani “Allah, yerlerin ve göklerin nurudur.”
buyurulur.
Sonra meleklerde yemek içmek, erkeklik dişilik yoktur. Yani
insanlara benzemezler. Seni görenler eğer insan ise, yani şuur idrak ve irfan
sahibi iseler “Allah bilir ki” yemin ederim ki sana insan demezler.
Fuzûlî burada “Hak bilür” ifadesini iki mânâda kullanıyor :
1. Yemin ederim ki, Allah bilir ki.
2. Sana insan demez, seni Hak olarak bilir ve tanır.
O halde anlaşılıyor ki, Fuzûlî’nin bir iki karîne ile söylemek
istediği melek-sîmâ sevgilinin, Hüsn-i Mutlak’ın bir tecellisi olduğudur. Divan
şairleri melek, peri, insan, huri kelimeleriyle tenasüb sanatı yaparlar. Burada
da insan ile meleği bir arada zikrediyor.”
Tarlan’nın öncelikle tasavvuf penceresinden girdiği bu beytin
şerhini bakınız Haluk İpekten nasıl yapıyor :
“Sevgilinin yüzü melek yüzüne benzetilmiş. İnsan olan, yani gerçek,
bilgili, olgun olan, kendini bilen insan sevgiliye insan demez. Melek der. Hem
cümlenin gelişinden hem de yüzünün melek gibi güzel olmasından sonra savgiliye
melek denmesi doğaldır. Melekler, güzel, iyi huylu, nurdan yaratılmış, maddesi
ve cinsiyeti olmayan varlıklardır. Aslında melek, kudret anlamındadır. Cinsiyetleri
olmadığından “senden özge” denmiş, yani kadın erkek bütün insanlar sana
hayrandır.” İpekten daha sonra “Hak bilür” sözü üzerinde durmakta,
açıklamalarda bulunmakta ve beytin tasavvufî yönünü ele alarak şunları
söylemektedir : “Bu tasavvufî bir beyittir. Fuzûlî’nin hemen bütün beyitlerinde
anlaşılanın altında gizli bir tasavvufî anlam vardır. Beyitteki sevgili Allah,
aşk da ilâhî aşktır. Özge, başka, gayr demektir.Gayr, vahdetten başka olan
herşey, yani kesrettir. Sûfîlerin Vahdet-i Vücud düşüncesine göre tek ve mutlak varlık Allah’tır. Kâinatta
görünen herşey Allah’ın zâtının tecellîsidir. Bu yüzden ondan gayrı olan herşey
ve herkes ona hayrandır.
İpekten, bu beyte ilişkin son olarak Hak- melek- insan
kelimeleriyle bir tenasüb sanatının yapıldığını söyler.
2. Vermeyen
cânın sana bulmaz hayât-ı câvidân
Zinde-i câvîd ana derler ki kurbândur
sana
“Sana canını vermeyen ebedî hayata erişemez. Ebedî hayata erişen
ona derler ki sana kurbândır.”
Tarlan’ın ikinci beyit için şunları söylediğini görüyoruz : “Can
maddî hayatın devamını sağlar. Bu maddî hayatı sana vermeyen, vermeye
kıyamayan, yani kendini Allah’ta yok etmeyen, fenâfillaha erişmeyen ebedî
hayata kavuşamaz. Çünkü fenâfillâhın neticesi bekâbillâh, yani Allah ile bâkî
olmaktır. Ebediyyen diri olan, Allah’a kurban olan, bir anlamda kendini onun
yolunda yok eden bir anlamda da Allah’a yakın olandır. Çünkü kurban gerçekte
yakınlık demektir. Şimdi birinci beyitte söz konusu edilen melek-sîmânın siması
meydana çıkıyor.”
İpekten, ikinci beyti günümüz Türkçesine; “ Sana canını vermeyen
ölümsüz hayata kavuşamaz. Ancak kendisini sana kurban edene ölümsüz hayata
erişmiş denir.” şeklinde çevirdikten sonra şu şekilde açıklamaktadır : “Câvid,
câvidân, ölümsüz, ebedî demektir. Beyitte, ölüp hayatta kalmak, ancak ölerek
yaşamak gibi bir anlam çelişkisi görülüyor. Aslında islâmî düşüncede bu dünya
fânî, geçici; öteki dünya, yani ahiret ise bâkîdir, süreklidir. Sürekli olan
hayata erişmek için de insan vücudunun ölüp toprak olması gerekir. Böylece
beyitteki çelişki gibi görünen durum ortadan kalkar.
Beytin tasavvufî anlamında sevgili Allah’tır. Can sadece Allah’a
verilir. Beden ve can, insanın maddî, gönül ise manevî varlığıdır. Canını
verip, bedenini öldürüp maddî varlığından sıyrılan aslına döner. Fenâfillâha
erişir ve kendisini O ilâhî varlıkta yok ederek ebedî canlılığa kavuşur.
Kurban kelimesi beyitte özellikle seçilmiş ve iki anlamda
kullanılmıştır. Kurban, kurb kelimesinden ve yaklaşma yakınlaşma, Allah’a
yakınlaşmak için kendini esirgemeden feda etme, yok etme anlamlarına da gelir.”
3. Âlemi pervâne-i şem’-i cemâlün kıldı ışk
Cân-ı âlemsin fedâ her lahza min cândır sana
“Aşk bütün âlemi güzelliğinin mumu etrafında pervâne etmiştir. Sen
âlemin cânısın. Her an sana bin cân fedâ olsun.”
Tarlan şöyle diyor bu beyt için : “O kadar güzelsin ki âlem senin
güzelliğinin mumu etrafında pervâne gibi dönüp o ateşte kendini yok etmek,
yakıp mahvetmek istiyor.
Âlem bir bedense sen o âlemin canısın. Hayatı, varlığı o âlem
senden alıyor. Yani vâcibü’l-vücûdsun. Böyle olunca her an sana bin can
fedadır. Çünkü zât-ı Hakk’ın kendisi cân-i âlemdir. Can esasen onundur. Her bir
pervane ateşe düşüp yanıyor. Alem de pervane gibi dönüyor.
Divan şiirinde mumun fitili candır. Çünkü yanan odur. Güzellik bir
mum, yanan fitili sensin demek istiyor.”
İpekten’in bu beyte dair söyledikleri ise şunlar : “Bu beytin de
sevgilinin güzelliğini, herkesin ona aşık olduğunu anlatan basit anlamı yanında
bir de tasavvufî anlamı vardır : Buradaki cemâl, cemâl-i mutlaktır. Sufilere göre
âlemin meydana gelişinin nedeni aşktır. Dünya aynı zamanda Vücûd-ı Mutlak olan
Allah’ın aşk-ı zâtî ile kendini görmek, göstermek ve bilinmek istemesinden
doğmuştur. Tek varlık O’dur. Âlemdeki herşey, herkes Vücûd-ı Mutlak’ın
tecellîsidir. Bu yüzden beyitte “herkes, herşey, bütün insanlar ve dünya,
kâinât” anlamında âlem kelimesi kullanılarak “cân-ı âlemsin” denmiş.
Cemâl, ışık veren bir muma benzetilmiş. Mum, bir toplantının
canıdır; mum olmayınca karanlıkta toplanılmaz. Toplantının başına “şem’-i bezm”
denir. Mum, aynı zamanda bir insana benzetilir. Eriyen beyaz mum kısmı insanın
bedeni, alevi yüzü, dumanı da saçlarıdır. Mumun fitili de insanın canıdır.
Fitil olmadan mum yanmaz. “Cân-ı âlemsin” sözüyle, sen âlem toplantısının
başısın ve insana hayat veren can, muma hayatı veren fitil gibi, âleme hayat
veren sensin, denilmiş. Mumun fedâ sözüyle ilişkisi vardır. Bu ilişki, mumun
yandıkça erimesi ve yok olup gitmesindendir. Dünyada her an binlerce insan ölür
yani canlarını Allah’a fedâ ederler.
İpekten burada pervâne kelimesine çok değişik ve güzel bir
fonksiyon yüklemekte ve şunları söylemektedir: Pervâne, aynı zamanda postacı,
haberci demektir. Böylece ilk mısradaki “Aşk, âlemi senin güzelliğinin
habercisi yaptı” sözleriyle Cemâl-i Mutlak’ın âlemde göründüğü ve âlemin Allah
varlığının habercisi olduğu söylenmiş.
Şiirde bülbül ve gül, servi ile kumru, pervâne ile mum daima
birlikte kullanılır. Pervâne muma âşıktır. Onun çevresinde döner ve sonunda
onun ateşinde yanar, kendini fedâ eder. Pervâne, aşkta sadâkatın simgesi olarak
kullanılır.”
4. Âşıka şevkunla cân vermek inen müşkil degül
Çün Mesîh-i vaktsen cân vermek âsândur sana
“Hararetli, içi yanan bir aşkla canını sana vermek o kadar müşkil
değildir. Çünkü vaktin İsâsısın, âşıka cân vermek sana kolaydır.”
Tarlan bu beyit için şunları söylüyor : “Aşkla içi yanan âşık, sana
kolayca canını verir. Madem ki sen zamanın İsa’sısın ve İsa’nın mucizesi de
ölüyü diriltmektir, âşık sana kolayca canını verir. Tasavvufta var olan tek
Vâcibü’l-vücûd’tur. İsa ise O’nun tecelli ettiği bir yerdir. O Allah’ın ihyâ
sıfatına mazhar olmuştur. Birinci beyitte sözü edilen bu melek-sîmâ da Allah’ın
güzelliğinin bir mazharıdır. Bu güzel, İsa gibi âşıka tekrar kolayca can verir,
onu diriltir. Bu sûretle âşık bekâbillâha erişir.”
İpekten ise Fuzûlî’nin bu beytini şöyle açıklıyor : “Sevginle
âşıklara can vermek senin için güç değildir. Çünkü sen zamanın İsâ’sısın; can
vermek senin için kolaydır.”
Beyit ilk anlamıyla, sevgilinin aşkı ve arzusuyla aşıkları canlandırdığını, onlara hayat ve
neşe verdiğini anlatıyor. Arzu, istek, aşk, hararet, ışık, parlaklık gibi
birkaç anlamı olan şevk kelimesinin kullanılmasıyla sevgili ayrıca muma
benzetilmiş. Mumun ışığı, şavkı vardır. Karanlıkta mum yakılınca ortalık
aydınlanır ve bütün çevre, insanlar canlanıp ortaya çıkar.
Sevgili can vermek, diriltmek bakımından Hz.İsa’ya benzetilmiştir.
İsa yerine Mesih kelimesinin kullanılması şunun içindir : Mesih, sıvazlanmış,
elle okşanılmış, mesh etmiş, kılık değiştirmiş, başka bir şekle girmiş demektir.
Hz.İsa çarmıha gerildikten sonra şekil değiştirerek tecerrüd etmiş ve maddî
varlığından sıyrılarak göğe çekilmiştir. Sevgili de beyitte şekil değiştirilip
Hz.İsa yerine konulmuş. Hz.İsa’nın mucizelerinden biri de hastaları
iyileştirmesi ve ölüyü diriltmesidir. İsa peygamber nefesi ve dokunmasıyla
hastaları iyileştirirdi. Azer adında birini de öldükten sonra diriltmiştir. Bu
yüzden geçeceği yollarda yüzlerce hasta bekleşirdi. Beyitte sevgilinin de
Hz.İsa gibi ölmüş olan aşıkları değiştirdiği, onlara can verdiği söylenmiş.
“Can vermek” sözü iki mısrada da tevriyeli, yani iki anlamda
kullanılmış; Canlandırmak, diriltmek ve canını vermek, ölmek anlamlarında.
Birinci anlamda özne sevgilidir. Her iki mısrada da can verdiği kimse âşıktır.
Ölmek anlamında ise, ilk mısrada özne aşıktır. Aşık sevgilisinin aşkı yüzünden
kolaylıkla canını verir. İkinci mısrada özne Mesih’tir. Mesih, Hristiyan
inancına göre çarmıhta canını vermiştir. Can vermek böyle iki anlamda
kullanılırken ilk mısradaki sana kelimesiyle sihr-i helâl sanatı yapılmış;
mısra bu kelimenin önünde ve sonunda durularak okununca değişik anlamlar
verecek şekle sokulmuştur.
Beyit tasavvufî açıdan düşünüldüğünde, gerçek sevgili olan Allah’ın
âşıkları ve tüm insanları canlandırması, onları diriltmesi kolaydır. Ayrıca
bütün yaratıklar, bu arada aşıklar da Allah’a canlarını kolaylıkla verirler.”
5. Çıkma yârum geceler agyâr ta’nından sakın
Sen meh-i evc-i melâhatsın bu noksândır
sana
“ Ey sevgilim! Geceleri sokağa çıkma, çünkü başkaları sana ta’n
ederler, ayıplarlar, kötü söz söylerler. Sen güzelliğin en yüksek noktasında
bulunan bir aysın, bu senin için noksanlıktır.”
Eskiden geceleri sokağa çıkıp gezenler pek hoş görülmezdi. Herkes
güneş batınca evine çekilirdi. Hele gece gezen bir sevgili, bir güzel olursa..
Eski yazı ile meşgul olanlar da iyi bilirler ki bu beyitte sevgilim
anlamına gelen “yârum” kelimesi “yarım” olarak da okunur. O zaman bu kelimenin
iki mânâsı vardır :
l. Gece yarıları
2. Geceleri yarım olarak
Gece çıkmak dahi hoş görülmeyen birşey olduğu halde, gece yarısı
çıkmak herkesin ayıplamasına, kötü yorumuna maruz kalmaktır. Güzelliğin evcinde
yani en yüksek noktasında olan aya bedr-i tam denir. Bu dolunaydır. Bedr-i tam
ise akşamdan doğar, gece yarısı ortaya çıkmaz. Eğer bedr-i tam gece yarısı
yarım olarak görünürse mutlaka husuf yani ay tutulması vardır. Ayın bu halini
görenler gürültü yaparlar, teneke çalarlar, taş atarlar. Şairin birinci mısrada
agyâr ta’nından sakın dediği budur. Ta’na, yani ayıplanmaya, kınanmaya maruz
kalmak ve bedr-i tamın yarı görünmesi bir noksandır, noksanlıktır. Zaten
dolunay gece yarısı çıkmıyacağı için bu gereksiz, anlamsız bir istektir.
Fuzûlî bu beyitte sevgilinin bedr-i tam olduğunu yani Hakk’ın
güzelliğini mümkün olan en tam şekilde aksettirdiğini söylemek için gece çıkmak
hadisesini bir bahane olarak kullanıyor.
Tarlan’ın bu şekilde izah ettiği bu beyti İpekten de şu şekilde
açıklıyor :
“Sevgilim! Gece yarıları çıkma, yabancıların ayıplamalarından
sakın. Sen güzellik göğünün en yüksek yerindeki dolunaysın; geceleri çıkmak
sana yakışmaz, kusur sayılır.”
Yârim kelimesi beyitte iki anlamda tevriyeli olarak kullanılmış;
sevgilim ve yarım anlamlarında.. “Çıkma yârim geceler” l. Sevgilim geceleri
çıkma.. 2. Gece yarıları çıkma.. Böylece beytin anlamı, “Sevgilim sen bu
güzelliğinle geceleri ya da gece yarıları sokaklara çıkıp dolaşma. Bu sana
yakışmaz; herkes seni ayıplar, dedikodu ederler” şeklinde anlaşılıyor.
Sevgili “mâh-ı evc-i melâhat”, yani güzelliğin doruğundaki aya
benzetilmiş. Ayın en parlak en güzel hâli dolunay şeklidir. Ay, dolunay halinde
iken gece yarısı çıkmaz; akşamdan, güneşin batmasından önce doğar. Dolunayın
akşamdan doğmayıp gece yarısı çıkması ay tutulması ve ancak gece yarısı
kurtulup aydınlanmasıdır. Ay tutulduğu zaman noksandır, kusurludur ve
güzelliğini kaybetmiştir. Ay tutulunca kurtarılması için tüfek atılır, teneke
ve davul çalınarak gürültü çıkarılır, yani ta’n edilir. Böylece dolunayın gece
yarısı çıkması, noksan ve ta’n kelimeleriyle beyitte bir ay tutulması mazmunu
verilmiş.
Basit anlamıyla beyitte hem sevgilinin güzelliği, hem de aşığın
kıskançlığı anlatılmıştır.”
6. Pâdişâhum zulm edip âşık seni zâlim demiş
Hûb olanlardan yaman gelmez bu bühtândır
sana
“Pâdişâhım, âşık sana zulm isnâd ederken kendisine zulmetmiş. Zira
güzel olanlardan kötü şey gelmez, bu sana iftiradır.”
Âşık sevgilisinde Hakk’ın güzelliğini görmezse, sevgiliden gelen
eza ve cefayı zulüm telakki eder. Bu suretle iyiye kötü dediği için kendisi
zalim olur. Çünkü Hakk, aynı zamanda hayr-ı mutlaktır. Ondan gelen cefa da olsa
bir ihsandır, lütuftur.
Güzellerden kötü şey gelmez. O halde Hak’tan gelen her şey
güzeldir. Kur’ân-ı Kerim’in birçok yerinde “Allah (c.c) âdildir, zulmetmez”
buyuruluyor. Ondan geleni teslimiyet içerisinde ve rıza ile karşılamak lâzımdır.
Nitekim bundan sonraki beyitteFuzûlî bunu belirtir.
İpekten’in bu beyti izahı
ise şöyle :
“Sevgilim, aşıklar haksızlık edip sana zâlim demişler. Güzellerden
kötülük gelmez; bu sana iftiradır.”
Sevgili her zaman büyük, saygıdeğer kişilere benzetilmiş, bu arada
kendisine padişah, sultan, şah gibi isimler verilmiştir. Bu beyitte de sevgili
yerine istiare ile padişah sözü kullanılmış. Padişahlar adil veya zalim
olurlar. Halk adil padişahı sever, zâlim
olandan da şikayet eder. Beyitte padişahın sadece zalim tarafı söylenmiş.
Aslında sevgilinin aşıka güler yüz göstermesi, yumuşak davranması, vefalı
olması beklenemez. Her zaman cevr ü cefa eder. Âşıkı öldürür. Şiirdeki gelenek
budur. Beyitte dendiği gibi aşıkların sevgiliye zulmettikleri ise hiç görülmemiştir.
Ayrıca padişaha da zulmedilmez, zulmü yaparsa padişah yapar.
Güzel olanlardan kötülük gelmemesi sözünde “Yüzü güzel olanın kalbi
de güzel olur” hadisine telmih vardır. Güzellerden kötülük değil, ancak iyilik
gelir.
7. Ey Fuzûlî hûb olanlardan tegâfüldür yaman
Ger cefâ hem gelse anlardan bir ihsândır
sana
“Ey Fuzûlî! Güzeller aşıkları görüp tanımamazlıktan gelirler,
onlarla hiç ilgilenmezlerse asıl kötü olan budur. Onlar tegafül etmeyip cefâ
etseler sana bir ihsândır.”
Tarlan’ın sadece günümüz Türkçe’sine çevirmekle yetindiği bu beyit
hakkında İpekten’in görüşleri de şöyledir :
“Fuzûlî! Güzel yüzlülerden gelecek kötülük, aşıkı umursamamak,
bilmezlikten gelmektir. Güzellerden cefa eziyet de gelse bu, senin için
iyiliktir.”
Bir beyit önceki fikir bu beyitte yeniden söylenmiş. Fuzûlî’ye göre
sevgiliden gelecek üzüntü, keder, azarlama kötülük değil, iyilik ve ihsandır.
Çünkü bunlar sevgilinin ilgisini gösterir. Güzellerden gelecek kötülük,
istignâ, tegâfül yani ilgisizlik, umursamazlıktır. Aşıkları öldüren de budur.
Şair bu fikrini pek çok beytinde söylemiştir.
İhsan ve lütuf, iyilik, bağış anlamındadır ve büyüklere,
padişahlara ve Allah’a mahsustur. Her yapılan, herkesin yaptığı iyilik ihsan ve
lütuf sayılmaz.
Sevgili dinleyenlerim, bir gazel, bize edebiyatımızın başta Fuzûlî
olmak üzere üç büyüğünü anma fırsatını
verdi. Bu vesile ile kendilerini saygı, sevgi ve rahmetle anıyoruz. Ruhları şâd
olsun.
Teşekkür ederim.
_________________________________
Kaynaklar :
ı.) Prof.Dr. Halûk İpekten;
Gazel Şerhi Örnekleri II. Türk Dili. Türk Şiiri Özel Sayısı II (Divan Şiiri),
Sayı: 415-417. s. 260. Temmuz l986.
2) Yrd.Doç.Dr. Metin Akkuş.
Metin Şerhi Geleneği Tarlan Mektebi’nden Haluk İpekten’e. Yedi İklim. C.4,
Sayı: 32 İst.l992, s.67
3) Prof.Dr. Ali Alparslan;
Ali Nihat Tarlan Üzerine. Ord.Prof.Ali Nihat Tarlan. Edebiyat Meseleleri.
İstanbul l98l. s.11
4) Prof. Dr. A.Nihat Tarlan;
Edebiyat Meseleleri. İstanbul l98l.
5) Yrd.Doç.Dr. Metin Akkuş.
Metin Şerhi Geleneği Tarlan Mektebi’nden Haluk İpekten’e. Yedi İklim. C.4,
Sayı: 32 İst.l992, s.68
6) Prof.Dr. M.Orhan Okay;
Bir Dostun Ardından. Yedi İklim. C.4, Sayı: 32 İst.l992, s.64-65.
***